Dev Hamsi - Serdar Yıldırım
Yavru hamsi annesi ile birlikte Karadeniz’de yaşıyormuş. Onlar sık sık deniz yüzeyine çıkıp etrafı seyrediyormuş. Yavru hamsi annesini sorduğu sorularla bunaltıyormuş: “ Anne, bu dünya niye var? Sen neden varsın? Ben neden varım? Bu deniz niye dalgalı? Neden büyük balıklar küçük balıkları yiyor? “
Annesi yavru hamsinin sorduğu sorulara bir cevap bulamazken, yavru hamsi bir soru daha sormuş: “ Anne, sen anne olmuşsun ama neden az büyümüşsün? Pek çok balığın yavrusu senden büyük. “
Bunun üzerine annesi: “ Yavrum, hamsiler en çok yirmi santimetre olurlar. Bizim cinsimiz böyle. Fazla uzamıyoruz. “
Yavru hamsi: “ Anne, balinalar yirmi metre olurmuş. Ben de büyüdüğümde yirmi metre olabilir miyim? Bunun için ne yapmam gerekir? “
Anne hamsi: “ Canım yavrum, beni geçen yıla döndürdün. Aynı şeyi ben de düşünmüştüm. O zamanlar senin kadar bir yavruydum. Palamut sürüsü, bizim sürüyle birlikte annemi de yutmuştu. Tek ben kurtulmuştum ama bu koca denizde yalnız ve çaresiz kalmıştım. Birden uzaklardan gökkuşağı belirdi. Gökkuşağının altından geçenin dileği kabul olurmuş. Çok uğraşmama karşın, gökkuşağına erişemedim. “
Yavru hamsi: “ Anne, gökkuşağının altından geçebilseydin, ne kadar büyümek isterdin? “
Anne hamsi: “ Dünya denizlerinde yaşayan en büyük balık olmak isterdim. Değil palamut beni yutacak, köpekbalıkları bile benden korkardı. “
Anne hamsi birden bakışlarını uzaklara çevirmiş. Gözlerini kısmış. Denizle göğün birleştiği yere yakın, çok uzaklarda, gökyüzünde, gökkuşağı belirmiş. İki ay önce deniz dibine kırk bin tane kadar yumurta bırakmış ama tamamına yakını deniz canlıları ve balıklar tarafından yenmiş, yutulmuş. Sadece bu, şimdi yanında olan ilk ve tek yavrusu yumurtadan çıkıp, dünyaya merhaba demiş. Onun sorduğu sorulara bakıp da bazı yaşam normlarına diş geçirebileceğini anlamış. Standartlar paramparça olmalıymış. Böylece denizaltı dünyasında hamsi, değişim geçirerek, yeniden doğarmış.
Anne hamsi: “ Bak yavrum, ileride gökkuşağı belirdi. Git ve onun altından geç. Dilek dilemeyi unutma. “
Yavru hamsi hızla ileri atılmış. İşte gökkuşağı oradaymış. Hemen şimdi altından geçerim, diye düşünmüş. Aya giden füzeden daha hızlıymış. Yeryüzünün tüm karmaşasını önüne katmış, kovalıyormuş. Aniden önüne bir palamut çıksa ne yazarmış? Bir palamut değil, bin palamut bir damla duman olsa üfler geçermiş. Yavru hamsinin şansına gökkuşağı bu sefer yakındaymış. Gökkuşağının altından geçerken, dünya denizlerinde yaşayan en büyük balık olmak istiyorum, demiş.
Yavru hamsi hareketlerinin yavaşladığını fark etmiş. Başı dönüyor ve gözleri kararıyormuş. Ağır ağır ilerlemeye devam etmiş. Başının dönmesi geçmeye başlamış. Artık gözleri kararmıyormuş. Etrafında toplanan balıklar, hayret dolu bakışlarla ona bakıyorlarmış.
“ Ne kadar da büyük! “
“ Hamsi değil mi o? “
“ Hiç bu kadar büyük hamsi olur mu? “
“ Olmaz ama olmuş işte. “ diye konuşuyorlarmış.
“ Fazla yanına sokulmayalım, bizi yutmasın. “
“ Akıllım, hamsiler balık yemez ki, onlar planktonla beslenir. “
“ Kaç metre var bunun boyu? “
“ Yirmi metre var. “
“ Hey, dev hamsi, sen bu boyla Karadeniz’de barınamazsın, okyanusa gitmelisin. “
Dev hamsi konuşmuş: “ Neden barınamazmışım? Ben bu denizde doğdum. Ben Karadeniz hamsisiyim. “
“ Normal boyutlarda olsaydın olurdu ama bu boyutlarda olmaz. Dev gövdeni besleyecek kadar plankton burada bulamazsın. Karadeniz’in iki yüz metreden aşağısında yaşam yoktur. Dar alanda hareketlerin kısıtlanır. Var git okyanusa dünya seni tanısın. “
Dev hamsi iki gün oralarda annesini aramış. Balıklardan öğrendiğine göre, hamsi sürüsü ile birlikte annesi de, palamut sürüsünü peşine takmış, İstanbul Boğazı’ndan Marmara’ya kaçmış. Zaten okyanusa gitmek için, Marmara’dan geçmesi gerekliymiş. Dev hamsi, annesini Marmara Denizi’nde arayacakmış.
Dev hamsi bir hafta boyunca annesini Marmara’da aramış ama bulamamış. Yavruyken palamutlara yakalanmayan annesi şimdi hiç yakalanmazmış. Balıkçı ağlarına takılmadıysa, bir yerlerde mutlaka saklanıyormuş. Bu iri cüssesiyle onu kıyıda, köşede araması olanaksızmış. Dev hamsi daha sonra Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Ege’ye, oradan da Akdeniz’e ulaşmış. Dev hamsiyi kıyılardan ve gemilerden gören insanlar fotoğrafını çekmiş.
Dev hamsi dört ay Akdeniz’de kalmış. Pek çok yeri gezmiş, dolaşmış. Burada yaşayan deniz canlılarıyla arkadaş olmuş. Birkaç yerde köpekbalıklarıyla karşılaşmış. Ortalama dört-beş metre boylarındaki köpekbalıkları dev hamsiye hayret dolu bakışlarla bakmışlar. Çok şaşırdıklarını söylemişler. Ona dostça davranmışlar. Nasıl olup da bu kadar büyüdüğünü sormuşlar. Dev hamsi de olanları anlatmış. Gördüğü ilgiden memnun kalmış. Daha sonra bir yılan balığının kılavuzluğunda Cebelitarık Boğazı’nı geçip, Atlas Okyanusu’na giriş yapmış.
Dev hamsi, yılan balığı ile birlikte, önce kuzeye doğru uzun süre gitmiş. İzlanda yakınlarına kadar gelmişler ama giderek soğuyan hava onları caydırmış. Ters yüz edip geri dönerek, Brezilya kıyılarına sokulmuşlar. Daha sonra güneydoğuya doğru yüzerek, Afrika’yı dolanıp, doğuya ilerlemişler ve Avustralya’ya ulaşmışlar. Dilden dile, gönülden gönüle dev hamsi adı ulaşmış ve dünya denizlerinde ünü giderek yayılmış. O, şöhret basamaklarını hızla tırmanmış.
On yıl sonra: İnsanlar arasında en çok tanınan kimmiş? Dünyada yaşayan yedi milyar insan varmış. Bu kadar insanın tanıdığı bir kişi olamazmış. Dünya denizlerinde yaşayan yüz milyardan fazla canlının hepsinin tanıdığı varmış ve o da, dev hamsiymiş.
Okyanusa çıkalı beri aradan on yıl geçmiş ve dev hamsi on yaşına girmiş. Hamsiler, en çok dört yıl yaşarmış. Hamsi yine hamsi ama boyutları arttığı için, yaşam süresi uzamış. Dünyada insan dışındaki canlı varlıklar arasında yaşam süresi açısından şöyle bir kural varmış: Genelde küçük canlılar az, büyük canlılar çok yaşarmış. Yirmi santimetrelik hamsi dört yıl yaşarsa, yirmi metrelik hamsi kırk yıl yaşarmış. Bu bir doğru orantıymış. Balinalar ortalama kırk yıl yaşadığına göre, hamsi balinası da varsın kırk yıl yaşasınmış.
SON
[automerge]1770806367[/automerge]
KORKAK EŞEK
Vaktiyle köyün birinde bir eşek yaşarmış. Bu eşeğin sahibi çok sinirli biriymiş. Sabah, akşam günde iki posta eşeği dövermiş. Eşek her gün dayak yiye yiye korkak bir eşek olup çıkmış. Bahçede yalnız kaldığı zamanlar diğer hayvanlar rahat vermez, gelir eşeğe bağırıp çağırırlar, onu korkuturlarmış. Eşek öyle bir hale gelmiş ki, herşeyden korkar olmuş. Yanında boom diye bağırsalar, çok korkar, bağırır, anırır, etrafı gülenlerle, alay edenlerle dolarmış.
Oralarda bir horoz varmış. Horoz eşekle alay etmez, onu korkutmazmış. Eşeğin derdini paylaşır, onunla arkadaşlık edermiş. Horoz eşekle konuşurken, diğer hayvanlar eşeğe sokulmaz, işlerine bakarlarmış. Köyün diğer tarafındaki bir kümeste yaşayan horoz gidince eşeğin etrafı alaycı hayvanlarla dolarmış. Korkak eşeğin bağırmalarını duyan sahibi onu bir güzel dövermiş. Eşeğin feryatları yeri göğü inletirmiş.
Günlerden bir gün korkak eşek horozla konuşuyormuş.
Korkak eşek: " Ben daha küçükken annem vardı, beni koruyup kolluyordu. Herşey çok güzeldi. Annem ölüp gidince yalnız kaldım. Zalim adam beni hayvan pazarından satın aldı. Bahçesindeki bir ağaca zincirle bağladı. Sopayla dövdü. Bu durum yıllarca sürdü. Geriye işte bu gördüğün korkak eşek kaldı. Kimse bana acımadı. Bir sen arkadaşlık yapıyorsun, bana iyi davranıyorsun. Sen buradayken gelen olmuyor ama sen gidince etrafıma doluşuyorlar. "
Horoz: " Biliyorum arkadaş. Ama geçen gün gitmiş gibi yaptım, ileride yol kenarındaki bir ağacın altına yattım. Senin bağırmanı duyunca kendimi alaycıların ortasına attım. Beni görünce nasıl dağıldılar. Birbirlerine çarpıp yere yığıldılar. Ben sana sopayla saldıran zalim köylüyü döverim ya neyse. "
Korkak eşek: " Hani diyorum gitmesen, yanımda kalsan. Şuraya bir kümes yaparsın, içinde oturursun. "
Horoz: " Onun orası öyle de benim bir kümesim var, içinde tavuklar var, civcivler var. Civcivlerim, yavrularım benim. Ben her gün buraya gelirken, peşimden ağlarlar, baba gitme, burada kal diye yalvarırlar. Günde on beş saate çıkardım seninle birlikte olmayı. Sadece uyumaya kümese gidiyorum. Beni anlaman gerek. "
Günlerden bir gün horoz hastalanmış. Gelip gidemez olmuş. Korkak eşek yalnız kalmış. Sahibi onu daha çok döver, alaycı hayvanlar günün her saati alay eder olmuşlar. Bir gün korkak eşek yalnız kaldığı bir anlık zaman diliminde zincirini kırmış. Kaçarak ormana gitmiş. Onlardan kurtulmuş ama sırtlanlara yakalanmış. Sırtlanlar, korkak eşeğe saldırmışlar. Korkak eşek kaçarak güçlükle canını kurtarmış.
Aradan günler geçmiş. İyileşip ayağa kalkan horoz eşeği bağlı olduğu yerde bulamamış. İzini takip etmiş. Ormanda kuyruğundan bir parça bulmuş. Ağlamış. Göz pınarları kuruyunca hırslanmış. Arkadaşı eşeğin, benim yaşam kalitemi düşüren dediği zalim adamın önüne çıkmış. Onu yakalamış. Yıllarca eşeği bağlı tuttuğu ağaca zincirlemiş. Eşeği dövdüğü sopayla vura vura zalimin hayatına son vermiş.
Horoz kümesine geri dönmüş. Bir sabah eşek çıkagelmiş. Horozla birbirlerine sıkıca sarılmışlar. Horoz eşeği tavuklarla ve civcivlerle tanıştırmış. Eşeğin korkak olduğunu buralarda bilen yokmuş. Yeni bir çevre, yeni bir arkadaş grubu eşeğe iyi gelmiş. İyiliksever fikir ve düşünceleriyle civcivlerin yetişmesine yardımcı olmuş ve hep birlikte aydınlık yarınlara doğru yürümüşler.
SON
[automerge]1770806434[/automerge]
KELOĞLAN DÜDÜK HELVA
Bir varmış, bir yokmuş. Bir işte çalışmayan, gezip dolaşmayı seven bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan komşu kasabada gezerken, tellanın sesini duymuş: " Ey ahali, duyduk duymadık demen, yola çıkıverin hemen, menekşe sokağında, yengenin konağında helva günü yapılıyor. Buyrun davetlisiniz, gelin helva yersiniz. "
Tellalın söylediklerini duyan Keloğlan soluğu yengenin konağında almış. Konağın bahçesinde ateşler yakılmış, kazanlar kaynıyormuış. Yengenin kocası, konağın dayısı bir seçici kurul oluşturmuş. Dayı, on kişilik seçici kuruldan en akıllı gördüğü Keloğlan'ı kurul başkanı seçmiş.
Dört kazan başında dört yarışmacı varmış. Bunlardan ikisi adam, ikisi kadınmış. Helvalar piştikten sonra tabaklar dolusu helva dağıtılmış. Keloğlan her birinden birer tabak olmak üzere dört tabak helva yemiş. Üstüne iki bardak su içmiş. İnsanoğlu açken dünyaya karamsar, tokken gülümser bakarmış. Keşke haftanın yedi günü, yedi konakta böyle ziyafet verilse. Bugün burada helva, yarın başka yerde dolma, öbür günler köfte, pilav, börek, çörek, kek. Karnım tok olduktan sonra neden çalışayım. Yer, içer, yatar, keyfime bakarım, demiş Keloğlan, anlatmış, durmuş.
Sonunda karar anı gelmiş. Seçici kurul toplanmış. Konak sahibi yenge dokuz oy almış. Keloğlan, hepsi güzeldi ama hocanın helvası bir başka güzeldi diyerek, Nasreddin Hoca'ya oy vermiş. Hey gidi Nasreddin Hoca, hey! Senin yaptığın helvayı yerken tahta kaşığını kıranlardan oy alamadın. Fakirsin ya, ağzınla kuş, elinle balık tutsan yaranamazsın.
Keloğlan, Nasreddin Hoca'ya oy vermiş ama dayı araya girmiş: " Olmaz Keloğlan, Nasreddin Hoca'ya oy versen ne olacak? Bugün buradan oyların tamamını alan bir birinci çıkacak. Nasreddin Hoca'ya boş ver, yengeye oy ver. "
Keloğlan'ın kararlı olduğunu gören dayı: " O zaman seçici kurulla birlikte Dağ Dede'ye gidelim. Dağ Dede'nin oyu yarışmayı sonlandırsın. " demiş ve Dağ Dede'nin yaşadığı mağaraya gidilmiş. Dağ Dede, dayının dedesiymiş. Yüz dört yaşındaymış ama uzun saçı ve bir metrelik sakalı karaymış. Hani derler ya, ak sakallı dede, öyle değilmiş. Onun saçını ve sakalını odun kömürüyle boyadığı rivayet edilirmiş.
Dağ Dede dört tabak helva yemiş ve üstüne dört bardak su içmiş. Dayının hanımını işaret edip yenge demiş. Dayı, oradakilere otuz iki dişini göstermiş. Konak sahibi yenge oyların hepsini alarak birinci ilan edilmiş. Konağın bahçesine gelince, karar, alkışlarla, doğrusu buydu, sözleriyle karşılanmış.
Keloğlan bu can sıkıcı ortamda daha fazla kalamayacağını anlayıp konaktan ayrıldıktan sonra toprak yolda uzun süre yürümüş: " Ben istesem de bu düzene ayak uyduramazdım, diye düşünmüş. Konduğu tasın şeklini alan su gibi, girdiği ortamda renk değiştirip bukelemunlaşan insanları sevmiyorum. Yalvarsalar da bir daha bu konağa gelmem.
Ne yengenin helvasını yerim ne dayının yüzünü görürüm.
Ne kimsenin önünde eğilirim ne de zoraki alkışlarım.
Ben buyum işte, benim adım Keloğlan.
Kendisine efendi dememi isteyen dayıya güler geçerim.
İnsan büyük, yüce, görkemli bir varlıktır.
Bütün insanlar eşittir, insanlar arasında fark yoktur.
Ne demek öyle efendimiz, kim kimin efendisi.
İnsan başkasının değil, kendi kendisinin efendisi olmalı. "
SON
[automerge]1770806467[/automerge]
KELOĞLAN'IN İKİZİ
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zamanda bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan kasabaya gitmiş. Keloğlan'ı han odasından gören İsmail adındaki genç adam gözlerine inanamamış. Gördüğü tıpkısının aynısı kendisiymiş. Elbiseler farklıymış. Onun elbiselerini ben giysem herkes beni o zanneder. Ben de onlara pek güzel hayat dersi veririm, diye düşünmüş. Yüzünü, kafasını araplar gibi sarmış. Arapların öyle dolaşmasının sebebi, aşırı güneş ve çölde oluşan kum fırtınalarıymış. Kadınların saçlarının arasına kum dolunca yıkamakla çıkmazmış. Aşırı sıcakların ve çöl fırtınasının olmadığı yerlerde arap kadınlar, açılır, saçılırmış.
İsmail, Keloğlan'la arkadaş olmuş, kasabada gezmişler, dolaşmışlar. İki gün sonra İsmail, kadıya giderek, Keloğlan altın dolu kesemi çaldı diye iftira atmış ve onu zindana attırmış.
Ertesi gün İsmail terziye diktirdiği elbiseleri giymiş ve Keloğlan gibi sağa sola selam verip yürüyerek, sesini taklit ederek Keloğlan olup çıkmış. Sonraki on gün Keloğlan'ın ününden yararlanan İsmail pek çok kasabalıyı dolandırmış, borç alıp ödememiş, kavga çıkararak adam dövmüş ve sonunda kadıya giderek şikayetinden vazgeçtiğini söylemiş, Keloğlan'ı bırakmasını istemiş ve ortadan kaybolmuş.
Zindandan çıkan Keloğlan kasabada gezerken şaşırmış kalmış. Keloğlan'ı görenler, aman, Keloğlan geliyor bizi dolandıracak, aman Keloğlan geliyor bizi dövecek, diye aşağı yukarı kaçışmışlar. Dükkan sahipleri kapılarını kilitleyip evlerine çekilmişler. Pazar yerine gittiğinde ortalık boşalıvermiş. Pazar yerinde kimse kalmamış.
Keloğlan adamların arkasından bağırmış: " Ağalar, etmeyin, eylemeyin, neden benden kaçarsınız? Suçum neyse bileyim. "
Bunun üzerine adamın biri aralıktan çıkmış: "Benden borç aldın ödemedin. " demiş. Bir diğeri evin arkasından çıkmış:
" Beni geçen gün borç vermedim diye dövdün, bak kolum sarılı. Bir başka adam:
" Zorla evimi elimden alıp başkasına sattın. Bir haftadır sokakta yatıp kalkıyorum. "
Pek çok kasabalı yaptıklarını anlatıp Keloğlan'ı Keloğlan'a şikayet etmişler.
Keloğlan: " Ağalar, ben on gündür zindandaydım. Bu olanlardan haberim yok. Aç kalırım kimseyi dolandırmam, aç yatarım kimsenin evini elinden almam. Şimdiye kadar kavgalara karıştım ama dayak yiyen ben oldum. O koca adamı ben nasıl döveyim? Beni bilmez misiniz, beni tanımaz mısınız? Nasıl olur da kötü olduğuma inanırsınız? "
Keloğlan'ın etrafındaki adamlardan biri: " O zaman sen değilsen beni kim dövdü? Bu kadar adamı kim dolandırdı? Beni döven sendin veya senin ikizin gibiydi. Keloğlan hakikaten senin bir ikizin var mıydı? Yani mesela dedim. "
Keloğlan: " İkizim mi? Olabilir mi? Hiç bilmiyorum. Bu işi bilse bilse anam bilir. Buyrun anama gidelim. "
Keloğlan önde, kasabalı arkada, Keloğlan'ın anasına gitmişler. Olanları anlatmışlar ve Keloğlan'ın bir ikizinin olup olmadığını sormuşlar.
Keloğlan'ın anası: " Doğrudur. Keloğlan'ın bir ikizi vardı. Gece biz uyurken hırsızlar eve girmişler ve onu kaçırmışlar. Çok aradım izini bulamadım. Acısını kalbime gömdüm. Yanımda bir bu kel kafalı kaldı. Bütün sevgimi ona verdim. "
Kasabalının biri: " Öbürü de bunun gibi kel kafalı mıydı? "
Keloğlan'ın anası: " Evet doğru. O da bunun gibi keldi. Kafasında bir tel saç yoktu. Kafasına konan sinek, duramaz, kayar, yere düşerdi. Bunun adı İbrahim, onun adı İsmail'di. "
Bu sefer kasabalı önde, Keloğlan arkada, kadının huzuruna çıkmışlar. Kadı, Keloğlan'ın on gündür zindanda olduğunu ve bugün salıverildiğini söylemiş. Kasabalı, İsmail'den şikayetçi olmuş. Kadı, kendisinin de aldatıldığını, İsmail'in peşine kolcuları gönderdiğini, yakalanmasının an meselesi olduğunu belirtmiş.
Haftasına kolcular İsmail'i kasabaya getirmişler ve kadının karşısına çıkarmışlar. Huzurda kasabalı toplanmış. Deliller onun aleyhineymiş. Suçu sabitmiş. Kadı, İsmail'i ömür boyu hapse mahkum etmiş. Fakat Keloğlan ile anası gelince işler değişmiş. Keloğlan ile anası, kardeşim, oğlum deyip İsmail'e sarılmışlar. Ağlayıp, yalvarmışlar, gözyaşı dökmüşler. Bunun üzerine İsmail pişman olduğunu söyleyip herkesten özür dilemiş. Kime ne borcum varsa çalışıp öderim deyince kasabalıdan kopmalar başlamış. Kasabalı şikayetini geri alınca dava düşmüş ve kolcular İsmail'in bağlı ellerini çözmüşler.
Keloğlan ve anası, İsmail'i evlerine götürmüşler. Akşam yemeğinden sonra yatıp uyumuşlar. Sabah olunca Keloğlan ile anası uyanmışlar. Bir de bakmışlar ki, İsmail'in yatağı bomboş. Çünkü o gece yarısı kaçıp gitmiş. Biraz sonra mutfakta tarhana çorbası pişiren Keloğlan'ın anasının aklına bir tencere içine sakladığı paralar gelmiş. Paralar yerinde yokmuş. Anası sormuş: " Keloğlan bu tencerenin içinde para vardı. Sen mi aldın? "
Keloğlan: " Hayır ana, ben almadım. "
Anası: " O zaman kim aldı? "
Keloğlan: " Paranın kokusunu alan biri. Benzerim, ikizim. "
Anası: " Evde sadece orada para vardı. Ortalık dağınık değil, çekmeceleri karıştırmamış. Mutfağa yönelmiş ve parayı bulmuş. "
Keloğlan: " Ana, bu para olayını kadıya söylemezsin umarım. "
Anası: " Yok oğul, kimseye bundan söz etmek yok. İsmail nerede diye soranlara, acele işi varmış, gece gitti deriz. Başka ne diyeyim oğul. "
Onlar paralarını çaldırmışlar, biz çaldırmayalım.
Huylu huyundan vazgeçmezmiş bunu unutmayalım.
Cezasını çekmeden suçluyu affetmeyelim.
Bu öğüdü vermeden masalı bitirmeyelim.
SON
Yazan: Serdar Yıldırım
[automerge]1770806506[/automerge]
KELOĞLAN İLE BULUT
Bir zamanlar Anadolu'da bir garip Keloğlan yaşarmış. Çalışmayı sevmezmiş ama bizim tarladan ürün toplanacak, gel bir el atıver Keloğlan, diyen konu komşunun yardımına koşarmış. Domates, biber, patlıcan toplarmış. İş bitince para veren olmaz, sadece öğle yemeği tarhana çorbası. Eh, öğlenleri evde anam zaten tarhana çorbası pişiriyor, neden çalışıp yorulayım der ve yan gelip yatarmış.
Bir sabah vakti gökyüzünde bulutlar toplanmış, ortalık kararmış ve şiddetli bir yağmur başlamış. Yağdıkça yağmış ve sonunda yağmur damlaları birleşip sel olmuş. Çevrede ne ev bırakmış, ne ahır, ne tarla, ne bahçe. Hepsini silip süpürmüş, alıp götürmüş. Keloğlan ile anası bir ağaca çıkıp selden kurtulmuş.
Yağmur yarım saatte dinmiş. Keloğlan ile anası ağaçtan inmiş. Keloğlan yağmura çok kızgınmış. Yağmuru yağdıran buluta seslenmiş:
" Ey bulut, koca bulut, artık sen iyiyi unut.
Nedir derdin çabuk söyle, bakma yüzüme öyle.
Bir evi olanın evini yıktın, neden onları evsiz bıraktın?
Anamla ben de evsiz olduk, dipsiz kuyularda dertlendik kaldık. "
Keloğlan'ın sitem dolu sözleri üzerine bulut dile gelmiş:
" Keloğlan, Keloğlan, utanıyorum, senin yüzüne bakamıyorum.
Ben nedensiz sinirlenirim, bolca yağar geçer giderim.
Düşünmem insanlar sağ mı kalır, hayvanlar ne olur?
Tarlaları, bahçeleri talan eder geçerim. "
Keloğlan'ın isteği üzerine bulut zamanı yirmi dört saat önceye almış. Ertesi gün yine o bölgeye yağmur yağmış ama azar azar, beş saatte yağmış ve hiçbir yeri su basmamış, sel gelmemiş. Böylece bulut meselelerin akılcı çözümlerle başarılı olabileceğini öğrenmiş olmuş.
SON
[automerge]1770806541[/automerge]
KELOĞLAN CENGİZ HAN'IN HAZİNESİ
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. İş bulup çalışmaz, gezer dururmuş. Yolda gördüğü kedileri, köpekleri kovalarmış. Sincaplara taş atar, ördeklerin peşinden bağırır, onların kaçışlarına bakarak eğlenirmiş. Keloğlan bir gün methini çok duyduğu Cengiz Han'ın Hazinesi'ni bulmak üzere yola çıkmış. Eşek sırtında Konya'ya gelmiş. Oradan bir kervana katılarak, İran üzerinden Moğolistan'a gitmiş. Cengiz Han hazinesini bir nehrin altına gömdürmüş. Önce nehrin yatağı değiştirilmiş. Hazine gömülmüş. Sonra nehir eski yatağına döndürülmüş.
Keloğlan sormuş, soruşturmuş, hazine hakkında bilgi toplamaya çalışmış ama boşunaymış. Tek bilinen şey, hazinenin bu nehrin altında olduğuymuş. Nehir dediğin de uzunluğuna çok uzun, genişliğine çok genişmiş. Moğollar, yerini bilsek hazineyi biz çıkarırdık, demişler.
O yaz hiç olmadık bir olay olmuş. Havalar kurak gittiği için, nehir kurumuş. Bu durum Keloğlan için büyük şans olmuş ama hazinenin yerini bulmak imkansız gibi bir şeymiş. Keloğlan talihine güveniyormuş. Dağlara, tepelere çıkmış, kuru nehir yatağını seyretmiş. Nehir yatağında gezmiş, günlerce yürümüş. Kafasını şu düşünce kurcalıyormuş: Ben Cengiz Han'ın yerinde olsaydım, hazineyi nereye gömerdim?
Sonunda dere yatağındaki bir kayanın dibindeki oyuktan çıkan maymunun elinde altın olduğunu görmüş. Oyuğu genişleten Keloğlan önüne çıkan merdivenlerden aşağı inmiş ve demir kapıyı açınca hazine odasına girmiş. Cengiz Han'ın Hazinesi işte buradaymış. Altınlar, elmaslar, zümrütler, yakutlar pek çokmuş. Altından kral taçları bile varmış. Bunlardan birazını yanındaki çuvala doldurmuş, yakındaki şehirden yiyecek, içecek ve yük taşımak için deve satın almış. Birkaç gün sonra Keloğlan girişi kaya parçasıyla kapatmış ve tam 54 deve yükü hazineyle yola çıkmış. Keloğlan hazinenin kalanını orada bırakmış. Şehirdeki develer o kadarmış ve daha deve bulabilse hazinenin hepsini alırmış.
Keloğlan aylar sonra köyüne varmış. 54 deve yükü hazineyle gelmesine anası çok sevinmiş. Keloğlan anasına 2 deve yükü hazine hediye etmiş.
Keloğlan ertesi gün çevrede ne kadar tarla, bağ, bahçe varsa satın almış ama eski sahiplerinin buraları ekip biçmesine ve ürünleri kullanmasına izin vermiş. Birkaç hafta içinde Anadolu'yu, birkaç sene içinde devletleri, krallıkları, imparatorlukları satın alarak dünyanın sahibi olmuş. Dünya kurulalı beri savaşarak hiçbir hakanın başaramadığı işi, Keloğlan savaşmadan, kan dökmeden başarmış. Geçtiği yerlerde taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayan bir dünya imparatorluğu sevdalısı Cengiz Han'ın Hazinesi'yle bunu gerçekleştirmiş.
SON
[automerge]1770806588[/automerge]
KELOĞLAN KARGA VE SUCUKÇU ARİF
Başlarında baba yok ya, senenin birinde Keloğlan ile anası epey yokluk çekmişler. Kış yaklaşıyormuş ama kiler bomboşmuş. Sabah, akşam tarhana çorbası içe içe Keloğlan’ın ağzında yara çıkmış. Bir de acıyormuş o yara ki, sormayın gitsin. Kısacası yoksulluk batağına boğazlarına kadar batmışlar. Tarla yok, tapan yok, koyun yok, keçi yok. Ellerinde bir tek karakaçan kalmış. Taşıyacak yük olmayınca karakaçan ne işe yarar? Çayır, çimen otluyormuş, yiyip, içip yatıyormuş.
Bir gün anası Keloğlan’a şöyle demiş: “ Şu karakaçanı götür, sat. Otuz dersin, yirmi beşten aşağı verme. Pazarlık payı bırak. Kazanacağın parayla nohut, mercimek al. Vur sırtına getir. Eğer karakaçanı satmazsak kışın aç kalırız, bilmiş ol. “
Keloğlan bu duruma çok üzülmüş ama elden ne gelir. Karakaçanı yularından tutup çekmiş: “ Gel bakalım, karakaçan. Anamın dediklerini duydun. Seni satmamız lazım. Benim de içim acıyor ama şu yoksulluk başa bela. “
Keloğlan pazarda karakaçana otuzdan kapı açmış, yirmi beş demiş, yirmi demiş, alan yok:
“ Uy, ben ne yaparım şimdi. Anama ne derim Karakaçanı satamadan eve dönersem, anam beni sopayla öyle bir döver ki, sorma. Şimdiden her yanlarım sızlamaya başladı. “
Sonunda adamın biri kafes içinde bir karga ile karakaçanı değiş, tokuş yapalım, demiş. “ Haydi Keloğlan, ver karakaçanı al kargayı. “
Bunun üzerine Keloğlan: “ Hiç olur mu, hemşerim, hiç onunla bu değişilir mi? Nerede görülmüş karakaçan ile karganın trampa edildiği. Sen ne iş yaparsın önce onu söyle. “
Adam sakin bir şekilde: “ Ben sucukçu Arif’im. Hayvan alır, keser, sucuk yapar, satarım. “
Keloğlan karakaçanın kulağına eğilmiş: “ Vay duydun mu karakaçan, adam sucukçuymuş. Seni buna satarsam hiç acımaz, keser, sucuk yapar. “
Keloğlan’ın bu sözleri üzerine karakaçanın gözünden yaş gelmiş: “ Ne olur beni satma, Keloğlan. Söz, bundan sonra sırtıma en ağır yükleri vursan gık demem. Eskisi gibi karşı çıkmam. Sırtıma da binersin, yirmi okkadan çok yük de taşırım.”
Keloğlan, hayır satmıyorum, demiş ve pazarın başka tarafına doğru yürümüş. Ama adam peşini bırakmamış: “ Bak Keloğlan, bu karga başka karga. Bazı karga türlerinin dört yüz sene yaşadığı biliniyor. Bu daha üç yüz yaşına girdi. Sana uzun seneler hizmet eder. Dedemin dedesinden kalmış. Ona da dedelerinden kalmış. Bilmem kaç nesil öncesinden dedem korsanmış. Bu kargayı beslermiş. Arkadaşlarından habersiz, onlar uyurken, korsan gemisinden bir sandık hazineyi alarak bir mağaraya götürüp gömmüş. Korsan dedem bir soygunda vurularak ölünce hazinenin yerini bilen sadece bu karga kalmış. Babam çok uğraştı, ben çok uğraştım, yalvardım, ayaklarına kapandım ama karga hazinenin yerini söylemiyor. Geçen gün ağzımdan kötü bir söz kaçırdım ve karga, sana, çocuğuna, soyuna, sopuna, hazinenin yerini söylemem, dedi. Ben de umudu kestim. Pazarda dolaşırken seni görmüş, beni bu kel çocuğa satarsan ona hazinenin yerini söylerim, dedi. Benim bütün çabam, uğraşım bundan. Hazineyi bulursan, onda birini versen razıyım. “
Keloğlan kargadan yana dönmüş: “ Ne dersin, karga, bunlar doğru mu? Hazinenin yerini bana söyleyecek misin? “ diye sormuş.
Karga: “ Seni sevdim, Keloğlan. Halinden garip ve yoksul olduğun belli ama seni zengin edeceğim. Arif’in dedikleri doğrudur. Hazinenin yerini bir sana söylerim.”
Keloğlan: “ Sağ ol karga. Dört yüz sene yaşarmışsın, ömrüne yüz sene de ben ekledim. Şu halde beş yüz yaşını geçersin. “
Keloğlan sucukçu Arif’ten karakaçanı geri almaya geleceğini ve onu kesinlikle kesmeyeceği sözünü aldıktan sonra kargayı alarak evinin yolunu tutmuş. Evde Keloğlan’ın karakaçanı bir kargaya değiştiğini duyan anası beyninden vurulmuşa dönmüş: “ Hani nohut, mercimek? Biz kışın bu kargayı mı yiyeceğiz? “ Diye bağırarak sopasını kaptığı gibi Keloğlan’a vurmaya başlamış. Keloğlan kendini dışarı zor atmış. Yandım anam, yandım anam, diye bağırarak koşarak uzaklaşmış.
Akşamüstü hava kararmaya başlayınca Keloğlan evin yakınına gelip oturmuş. Biraz sonra anası dışarı çıkmış ve Keloğlan’ı görmüş: “ Keloğlan, haydi gel, oğlum! Gel de içeride otur. Karga bana her şeyi anlattı. Ona inandım. Yarın kargayla gider, hazineyi bulur, getirirsin. Hazine bize her şeyi aldırır, gerekirse saray yaptırır. “
Keloğlan, anasının sözleri üzerine eve girmiş.
Ertesi sabah Keloğlan kafesteki karga ile birlikte yola çıkmış. Tez zamanda mağaraya varmışlar. Karga hazinenin yerini göstermiş. Koca taşı kaldırıp, toprağı kazınca, hazine sandığını bulmuşlar. Sandık, altınlar, gümüşler ve inci kolyelerle doluymuş. Keloğlan yanında getirdiği bez torbaya göz kararıyla hazinenin onda birini doldurmuş. Sucukçu Arif’e giderek, torbayı verip, karakaçanı geri almış. Daha sonra hazine sandığını büyükçe bir çuvala koyup karakaçana yüklemiş ve evinin yolunu tutmuş.
Anası, Keloğlan’ı sevinçle karşılamış. Sandıktaki mücevherleri görünce sevinci iki katına çıkmış. Sandığı evin altındaki kilere saklamışlar. Kafesten çıkarılan karga kilerde nöbetçi kalmış. Keloğlan ertesi gün sandıktan bir avuç altın alarak karakaçanla birlikte pazara gitmiş. Pazardan, nohut, mercimek, kuru fasulye, un, tuz, bulgur, meyve, sebze, kurutulmuş et alıp eve dönmüş. Kiler yiyecek dolmuş. Artık Keloğlan, anası, karga ve karakaçan kışı rahatça geçirebilirmiş.
Keloğlan anasının istediği sarayın yapımını yazın başlatmış. Sarayın yapımı bir yıl sürmüş. Daha sonra Keloğlan ile anası bu saraya taşınmış. Keloğlan padişahın dünya güzeli kızıyla evlenmiş. Hep birlikte uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.
SON
[automerge]1770806619[/automerge]
KELOĞLAN'IN ABLASI CANAN
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Çalışmaktan hoşlanmaz, evde yan gelip yatarmış. Ara sıra bahçeye çıkar, çekirgeleri kovalarmış. Bahçede gördüğü akreplerin kuyruklarını keser, sonra da kuyruksuz akrebin kaçışını seyredermiş. Günlerden bir gün Keloğlan kasabaya gitmiş. Bu kasabada tellal davul çalıyor ve hazır işte çalışacak gönüllü arandığını haykırıyormuş. Olay tanıtım amaçlıymış. Canı isteyen işi yerinde gidip görebiliyormuş. Gidip görmek bedavaymış. Bu işe Keloğlan'ın kafası yatmış. Akşamüstü eve dönünce anasına olanları anlatmış. İşyeri Yalova'nın yakınlarında bir yerdeymiş.
Bunun üzerine Keloğlan'ın anası: " Ah oğlum, kader çekiyor. Biliyorsun yıllar önce ablan Canan Yalova'ya gittiydi, tıpkısının aynısı bir işte çalışmak üzere. Kızlar ve kadınlar mutlaka çalışmalı. Onlar çalışmasın, evde otursun diye bir düşünce olamaz. Bu durum erkeklerin uydurmasıdır. Amaç, kızları, kadınları geri planda bırakmaktır. Git oraya ablanı bul. Seni yanına alsın. Çalış, üret, bir işe yara. "
Keloğlan ertesi gün köyü Alaca'dan Bursa'ya gelmiş. Bursa'dan o gün öğle vakitleri 16 at koşmaya başlamış. 4 gün 3 gece at üstünden inmeden Kütahya, İzmir, Balıkesir üzerinden yeni atlıların katılımıyla Yalova'ya gelinmiş. Kurutulmuş et, peksimet yiyerek ve kırbadan su içerek bu mümkün olmuş. Atlılar, ihtiyaçlarını at üstünde karşılamışlar.
Yalova'da Keloğlan ablasını değil, ablası Keloğlan'ı bulmuş. Keloğlan gelenler arasında denince ortalık karışmış. Her bir tanıtımcı, Keloğlan'la tanışmak için, fırsat kollamış. Keloğlan'ın ablası hepsini durdurmuş: " Durun bakalım, gelen Keloğlan'dır ama benim kardeşimdir. Sizin hepinizin toplamından daha fazla benim onunla görüşmeye hakkım vardır. " deyince görevliler durmuşlar. Sonunda Canan Keloğlan'la buluşmuş. Hayır, hayır, beklediğiniz gibi Keloğlan'la ablası birbirlerine sıkıca sarılmamışlar. Sadece el sıkışmışlar ve masanın iki yanındaki taburelere karşılıklı oturmuşlar.
Canan söze şöyle bir giriş yapmış: " Aman Keloğlan, yaman Keloğlan, dağlar başı, duman Keloğlan. Be kardeşim bu kadar mı olur? Fakirsin, işin yoktur, çalışmazsın, dağ-taş gezersin. 6 yıldır buradayım. Burada çalışanlar, gelen giden müşteriler senden bahsederler. Seni anlatırlar. Bazen Karabey bizi salonda toplar ve iki kolunu yukarı kaldırıp teslim işareti çizdikten sonra, biliyor musunuz, geçen günlerden birinde Keloğlan ne yapmış, deyip başından geçmiş bir olayı anlatır. Acıklı bir olay bile olsa mutlaka güldürüşlü yanı vardır ve biz bu fırsatı kaçırmayıp güleriz. Ey kardeşim, sen ne yaptın da bu kadar tanındın, meşhur oldun? "
Bunun üzerine Keloğlan utana, sıkıla: " Ben bir şey yapmadım da insanlar benim iyi niyetimi sevdiler. Hayat yarışında beni öne çıkardılar. Önde olmak benim de işime geldi. Macera peşinde koşup onlara malzeme hazırlamak istedim. "
Daha sonra Canan Keloğlan'a buraya niye getirildiğini anlatmış. Buradaki geniş arazilerin sahibi Karabey'miş. Karabey çok iyi niyetliymiş. Hayatla yaptığı mücadeleyi kaybetmiş veya kaybetmek üzere olanlara yardımcı olmayı kendine rehber edinmiş. Geniş tarlalar hazırlamış: Domates, biber, patates, patlıcan tarlaları. Tarlayı kazmış, tohumu atmış, can suyunu dökmüş, tarla alıcı bekliyor. Geniş çiftlikler hazırlamış: Koyun, keçi, tavuk, güvercin çiftlikleri. Her çiftlikte 100'er tane koyun, keçi ve 500'er tane tavuk, güvercin.
Altını ver istediğin çiftliği ister satın al, ister kirala.
Tarlalar, 10 - 20 altın arası satın alınıyor.
Çiftlikler, 40 - 50 altın arası satın alınıyor.
İşte sana hazır iş. Seç seçebildiğini.
Keloğlan: " Ablam, söylediklerin beni etkiledi. Ben de tarladır, çiftliktir, birinden birisine sahip olmak isterdim ama şu kadar, bu kadar altın diyorsun. Nerede bende o kadar altın? 18 yaşındayım ama hiç altınım olmadı. Birkaç yıl önce Celep Ali'nin elinde bir altın gördüydüm ya aldırma. Benim altınla alışverişim işte bundan ibaret. "
Canan: " Bak kardeşim, biz buraya insanları kazandırmak için getiriyoruz. Altının yoksa al tarlayı, çiftliği kirala, kazandıktan sonra öde. Örneğin, domates tarlası diyelim. Domatesler olgunlaşınca topluyoruz, tartıyoruz ve parasını ödüyoruz. Senin yapacağın tarlanın bakımını yapmak. Eğer tarlayı kiralamışsan yarı parasını alıyorsun. Diğer yarısını kira karşılığı olarak alıyoruz. 5 yıl sonra tarla senin olacak. Örneğin, koyun çiftliği, her gün gelip süt sağıyoruz, parasını ödüyoruz. Koyunları otlatmak senin görevin. Çiftliği kiralamışsan yarı parasını alıyorsun. 5 yıl sonra çiftlik senindir. Burada bu sistemden ekmek yiyen 1.000'den fazla çalışan var. Hem kazanıyoruz hem kazandırıyoruz. "
Canan 4 saat dil dökmüş, anlatmış. Arada yaşam ve hayat hakkında pek çok şey konuşmuşlar. Sonunda konu satın alma ve kazanç işine dönmüş. Keloğlan'ın direnci karşısında Canan ipin ucunu bırakıvermiş. Kardeşini bir iş sahibi etme düşüncesi yok olmuş.
Devran dönmüş, gün dönmüş, neredeyse akşam olacakmış. Keloğlan'la birlikte gelenlerden birkaçı orada kalmış. Tarladır, çiftliktir satın alanlar, kiralayanlar olmuş. Keloğlan ablasıyla vedalaşıp atına binmiş. Hoşça kalın, demiş. Oradakiler, güle güle git Keloğlan, demişler.
Keloğlan evine vardığında olanları anasına anlatmış. Ablamın selamı var, demiş. Yakında bir gün ablasının kendilerini ziyarete geleceğini söylemiş. Müjdeyi alan anası evde temizliğe başlamış. Canan bu, belli mi olur, yarın çıkar gelirmiş. Keloğlan ile anası Canan'ı bekleye dursun gökten dört elma düşmüş. Elmaların biri Keloğlan'ın, biri anasının, biri de Canan'ınmış. Son kalan elma okuyucularınmış
SON
Yazan: Serdar Yıldırım