Hikayeler

  • Konbuyu başlatan Konbuyu başlatan Emir
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
Hayallerin sözcüklere döküldüğü, karakterlerin hayat bulduğu bir sığınak. Kısa öyküler, roman bölümleri, şiirler, senaryo taslakları ve daha fazlası için açık bir sahne. Yazarak anlatmak isteyen ve dinleyen herkese açığız.


Martılar ve Kederli Balıkçı

Sahil, sabahın erken, ipince, üşengeç sisine bürünmüştü. Deniz, uykudan yeni kalkmış bir insan gibi, hâlâ dalgın ve durgundu. İskelenin tahtaları, nemden ıslak ve koyu renkliydi. Ayaklarımın altında gıcırdıyorlardı, her seferinde, sanki bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibi.

İskelenin sonunda, kendi halinde bir sandal vardı. Mavisi solmuş, bordasından deniz yosunları sarkıyordu. İçinde, Mustafa Amca oturuyordu. Oturuyordu ya, sanki orada değildi. Elleri, dizlerinin üzerinde, öylece duruyordu. O elleri bilirdim; nasıl da çevik örerdi ağları, nasıl da kuvvetle çekerdi kürekleri. Şimdi, birer yaprak gibi titriyorlardı hafiften.

Yanına yaklaştım. Yanakları, sabah serinliğinden değil de, içinden gelen bir rüzgârla ürpermiş gibiydi. Gözleri, karşıki kayalıklara, üstünde cıvıl cıvıl bağıran martılara takılmıştı.

"Mustafa Amca," dedim, sesimi onunkinden daha kısık tutarak.

Döndü bana. Gözlerinde, derin kuyulardan çekilmiş gibi bir hüzün vardı. "Gel oğul," dedi, "gel de şu martılara bak bir. Ne güzel bağırışıyorlar değil mi?"

"Evet," dedim, "neşeli gibiler."

"Gibiler," diye mırıldandı. Sonra, cebinden buruşuk bir paket çıkardı. İçinden bir sigara sardı. Tütünün bir kısmı avucuna döküldü. "Gördün mü," dedi, "bak, tütün bile dökülüyor elimden. Eskiden bir çırpıda sarardım. Şimdi... Şimdi her şey dökülüyor elimden. Ağlar, oltalar, umutlar..."

Bir martı, tam burnumuzun dibine kondu. Beyaz, gözü pek bir şeydi. Bizi süzdü. Mustafa Amca, cebinden bir parça ekmek çıkardı. Ufalayıp, martıya doğru attı. Martı, hiç korkmadan, geldi, gagaladı ekmeği.

"Onlar," dedi Mustafa Amca, "hiç yalnız kalmaz. Hep böyle sürü halinde gezerler. Biri bir şey bulsa, ötekine haber verir. Biz insanlar... Biz kocaman bir evde, kocaman bir yatakta yatsak da, yalnızız işte."

İçimi bir sızı kapladı. Hatırladım; geçen kış, Mustafa Amca'nın karısı vefat etmişti. Kırk yıllık yoldaşıydı. O günden sonra sandalına, denize, martılara sarılmıştı. Ama deniz bile ıslatmıyordu içini, martıların sesi bile dolduramıyordu evinin içindeki o koca boşluğu.

"Bir şeyler içelim mi?" diye sordum.

"İçelim," dedi. Ama hareket etmedi. Gözü, yine kayalıklardaydı. Martılar, bir anda hep birlikte havalandılar. Gök, bir anlığına beyaz kanatlarla doldu. Sonra dağıldılar, uzaklara doğru.

"Gittiler," dedi Mustafa Amca. "Herkes gider işte. Her şey biter."

Sandala, sessizce oturdum yanına. Tahtalar, bir kez daha gıcırdadı. Belki de, "Üzülme," diyorlardı. Ya da, "Biz buradayız," diyorlardı. Bilmem.

Deniz, artık biraz daha canlanmıştı. Küçük, mavi, nazlı dalgacıklar, iskelenin ayaklarına vuruyor, sanki onu da çağırıyorlardı. Mustafa Amca, sigarasından bir nefes çekti. Dumanı, sabah sisine karıştı, gitti.

"Şu denize bak," dedi. "Her gün aynı. Ama her gün başka. Benim gibi değil. Ben, her gün aynıyım. Ama içimdeki deniz, bir daha asla aynı değil."

O zaman anladım ki, Mustafa Amca'nın tuttuğu balıklar değildi sadece. O, denizin dibindeki hüznü, kaybolan kahkahaların yankısını, bir daha geri gelmeyecek olanın hasretini tutmaya çalışıyordu ağlarıyla. Ve o gün, ağlar boş dönse de, o, yine de gelecek ve martılara ekmek atacaktı. Belki de bir gün, bir martı, onun avucundan yemek yiyecek kadar yaklaşacaktı. İşte o zaman, belki, içindeki buzlar da birazcık eriyecekti.

Sessizce kalktım. Arkamdan, tahtalar yine gıcırdadı. Dönüp baktığımda, Mustafa Amca'nın, hâlâ martıların gittiği yere baktığını gördüm. Sırtı bana dönüktü. Ve o sırt, bütün dünyanın yükünü taşıyor gibiydi.
 
Konu sahibi
Derya Kuzusu

Ah, o gün, balık pazarına sıradan bir sis çökmüş değildi. Bu, denizden kopup gelen, tuzlu, iyotlu, hikayelerle yüklü bir pus’tu. İşte o pusun içinden, bir gölge gibi süzüldü Rıfkı Bey. Lacivert, eski fakat şık bir paltosu, elinde gümüş başlı bir bastonu vardı. Yürüyüşü, bir zamanların kaptanına yakışır şekilde, hafifçe yalpalıyor, sanki hâlâ güvertede sallanıyormuşçasına, vakurdu.

Pazara adımını atar atmaz, havadaki neşeli curcuna dindi. Balıkçıların "taze geldi, körfezin incisi!" nidaları, onun bakışlarıyla kesildi. Gözleri, bir fırtına öncesi deniz gibi, kurşuni ve derindi. Bir tezgahın önünde durdu. Parıldayan, iri, beyaz etli balıklara baktı. Tezgahtar, "Buyurun Rıfkı Bey, derya kuzusu, bugünün en güzelleri," diye seslendi neşeyle.

Rıfkı Bey'in yüzü, bir anda gerildi. Bastonunu, sanki güvertede isyan eden bir tayfaya işaret eder gibi, o masum balıklara doğru salladı. Sesi, bir çanak gürültüsünü andırıyordu; tok, titrek ve yüklü.

"Bu söze mukayyet ol genç adam!" diye gürledi. "Bunlar... bunlar derya kuzusu değil! Bu, denizlerin en büyük yalanı! Bu, masumiyetin üzerine atılmış bir iftira!"

Sustu. Pazar, derin bir sessizliğe gömülmüştü. Herkes, Rıfkı Bey'e dönmüş, onun ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu. O, parmağını, şimdi balıkçıların yüzüne doğru sallayarak konuşmaya devam etti. Her bir kelimesi, bıçak gibi keskin, öfke ve kederle yoğrulmuştu.

"Ben," dedi, "ömrümü o mavi uçurumlarda, o yeşil karanlıklarda geçirdim. Fırtınalarla dans ettim, balinaları selamladım, denizkızlarının şarkılarını dinledim. Derya kuzusu, o müstesna lezzet, okyanusun en derin, en soğuk, en ıssız mabedlerinde yaşar. Onu avlamak, bir ayin gibidir; sabır, hürmet ve kadirşinaslık ister. Onun pulları, gümüşten zırhtır; gözleri, derinliğin bilgeliğiyle parlar."

Sesi yükseldi, bir kasırga öfkesiyle:

"Peki siz? Siz ne yapıyorsunuz? Sularımızı tüketen, kıyılarımızı kirleten, o kutsal mabedi yağmalayan sürülerden avladığınız bu sıradan, bu bayağı balıklara, o mukaddes ismi nasıl cüret edip takarsınız? Bu, bir aldatmacadır! Bu, geçmişe, denizlere ve benim hatıralarıma ihanettir!"

Tehditleri, havada şimşekler gibi çakıyordu. "Bu ismin arkasına sığınarak halkı iğfal etmeye devam ederseniz, size yazıklar olsun! Vicdanınız, bir oltanın ucunda kıvranan bu zavallı balıklar gibi çırpınacak! Rüzgar, dualarınızı duymayacak! Deniz, size olan borcunu, bir daha asla ödemeyecek!"

Konuşması bitmişti. Nefes nefese kalakalmıştı. O eski denizci, yalnızca bir balık için değil, kaybolan bir aşk, kirletilen bir mazi, unutulan bir saygı için isyan ediyordu. Paltosunun yakasını toparladı, döndü ve o vakur, yalpalı yürüyüşüyle, içinden çıktığı puslu koridora, geçmişin derinliklerine doğru süzülüp gitti.

Arkada, donakalmış balıkçılar ve tezgahlardaki, artık adı konulamayan balıklar kaldı. Rıfkı Bey gitmişti, fakat onun fırtınalı sözleri, pazarda, tuzlu bir serinlik, derin bir sükut ve asla dinmeyecek bir sorgulama olarak asılı kaldı.
 
Konu sahibi
Balkondan Süzülen İkarus

Site, betonlaşmış uykusunun hiç bölünmediği, rutinin kutsal bir tören gibi yaşandığı alelade bir krallıktı. Ta ki, 6 numaralı binanın üçüncü katındaki balkon, sıra dışı bir atletin podyumuna dönüşene kadar. Adına Mithat denen bu adam, günün ilk ışıklarıyla birlikte, balkonun demir parmaklıklarını bir Olimpiyat atlama havuzunun kenarı gibi görürdü. Pijamalarından sıyrılıp, vücudunu sıkıca saran atletik kıyafetleri giymesi bile bir ritüeldi. Sonra, uzun, esnek bir sırığı eline alır, bir an için dünyayı unutur, derin bir nefes çeker ve balkonun eşiğinden, boşluğa, yerçekimine meydan okurcasına atlardı.

Bu teatral sahne, sitenin sabit seyircileri için bir şoktu. Çaylarını yudumlayan emekli dayılar, kahvenin ahşap verandasından bu absüdlüğü izler, başlarını hayretle sallarlardı.

"Bak şu züppeye," diye mırıldanırdı bıyıkları çimen sarısı bir dayı, tesbihinin tanelerini öfkeyle şakırdatarak. "Kaç yaşına gelmiş, balkondan balkona sırıkla atlıyor. Sanki Olimpiyatlar bu sitede yapılacak!"

"Gençliğinde bir şeyleri kaçırmış belli ki," diye eklerdi bir diğeri, gözlüklerinin üzerinden bakarak. "Şimdi geçmişin telafisi peşinde. Ama bizim begonvillerin üzerinden atlarken bir gün düşüp belini kıracak, o zaman görürüm ben onun atlet edasını!"

Ancak Mithat, bu fısıltılı senfoniyi, bu eleştiri oklarını görmezden gelmekte kararlıydı. Onun gerçekliği, sitenin dar sokaklarında değil, zihninde kurduğu o muazzam stadyumdaydı. Çimleri, antrenman pisti; çocuk parkındaki demirleri, jimnastik aleti; kendi balkonunu ise kutsal bir başlangıç noktası olarak görüyordu. Güllesi, yani eski, paslanmış bir dambılı, onun için sadece bir ağırlık değil, fırlatılması gereken bir meydan okumaydı.

Ta ki o yaz akşamüstüne kadar. Mithat, özenle hazırlanmış atış alanında (sitenin arka otoparkı), güllesini kaldırdı, vücudunu bir burgu gibi döndürdü ve tüm gücüyle, metal topu gökyüzüne doğru fırlattı. Gülle, umulmadık bir yay çizdi, havada ölümcül bir kuş gibi süzüldü ve tam da emekli dayıların hüküm sürdüğü kahvenin pencere camına doğru bir meteor gibi daldı.

Şangır!

Cam, binlerce parçaya ayrıldı. İçerideki dünya bir an için dondu. Havada uçuşan bardak sesleri, çay kaşıklarının şıkırtısı yerini, kalın bir sessizliğe bıraktı. Ardından, bir volkan patladı. Öfke, kahveden dışarı taştı. Kıpkırmızı yüzlü, ellerinde hâlâ tesbih ve pipolarıyla, bir grup emekli dayı, suçlunun peşine düştü.

"Tutun şu zibidiyi!"
"Bizim camı kırdı, hadi arkadaşlar!"
"Olimpiyat mı yapıyormuş, gösterelim biz ona!"

Mithat, ilk şaşkınlığın ardından, içgüdüsel bir atlet refleksiyle harekete geçti. Bu, bir Olimpiyat finali değil, hayatının koşusuydu. Peşindeki homurdanan, nefes nefese kalabalığı, sitenin virajlı yollarında, çocukların bisikletleriyle dolaştığı kaldırımlarda atlattı. Onlar öfkenin ağır adımlarıyla ilerlerken, o, rüzgârın hafifliğiyle süzülüyordu. Nihayet, kendi binasının girişine varıp kapıyı kapattığında, arkada sadece uzaklaşan küfürler ve yorgun homurdanmalar kalmıştı.

Ertesi gün, Mithat kahvenin camını ödemek için gittiğinde, oradaki bakışlar artık sadece öfke veya alay değil, içinde garip bir saygı ve şaşkınlık barındırıyordu. Onlar için o, artık sadece bir "züppe" değil, kendi kurallarıyla yaşamayı seçen, bu uğurda kovalanmayı bile göze alan, sıra dışı bir figürdü. Ve Mithat, balkonundan sokağa baktığında, artık sadece beton ve begonvilleri değil, aştığı sınırları görüyordu. Sırığı hâlâ oradaydı; bir sonraki uçuş, bir sonraki meydan okuma için sabırsızlanıyordu.
 
Konu sahibi
Şakir

Şakir, gölgesini hep bir adım geriden sürükleyen adamlardandı. Sabahları sokağa çıktığında, kaldırım taşlarının arasına sıkışmış geceden kalma yağmur damlalarına bakar, “Su bile düştüğü yeri seçemiyor,” derdi içinden. Kendi hayatının da bir başkasının elinden düşmüş gibi olduğuna inanırdı; rastlantının cebinden yuvarlanmış bir bozukluk.

Şehrin en eski saatçisiydi o. Dükkânı, zamanın yavaşladığı bir kovuktu sanki. Duvarlarda asılı saatler birbirinden farklı ritimlerle atar; biri çocuk kalbi gibi telaşlı, biri yaşlı bir bilgenin nabzı gibi ağır. Şakir, her birinin tik taklarını ayrı ayrı duyar, onları susturmayı değil, anlamayı seçerdi. “Zaman,” derdi çırağına, “ilerlemez. Biz onun içinden düşeriz.”

Çırağı yoktu aslında. Bu sözleri, camekânın önünde duran, yüzü silik bir mankene söylerdi. Mankenin adı da Şakir’di. En azından dükkâna gelenler öyle sanırdı; çünkü kapının üstünde yazan “Şakir Saat Tamiri” tabelasının gölgesi, tam da mankenin yüzüne düşerdi.

Şakir’in hayatı, bir sonbahar günü dükkâna giren kadınla çatladı.

Kadın, elinde eski bir cep saati taşıyordu. Saati masaya bırakırken, “Bu saat hiç çalışmadı,” dedi. “Babam öldüğünde cebinden çıktı. Hep durmuştu.”

Şakir saati eline aldı. Soğuktu; metalinin içinde bir kış saklıydı sanki. Arka kapağını açtığında, çarkların yerinde olmadığını gördü. İçerisi boştu. Saat, mekanizmasız bir kabuktu. Yine de kapağı kapatıp kulağına götürdü. Tik tak sesini duydu.

“Bu saat çalışıyor,” dedi fısıltıyla.

Kadın gülümsedi; o gülüşte hem merhamet hem alay vardı. “İnsan, duymak istediğini duyar,” dedi. “Siz neyi duymak istiyorsunuz, Şakir Bey?”

Bu soru, dükkânın duvarlarını genişletti. Saatlerin tik takları bir anlığına susmuş gibi oldu. Şakir, ilk defa adının kendi ağzından çıkmadığını fark etti. Kadın onun adını nereden biliyordu?

“Ben…” dedi, ama cümlesi eksik kaldı. Çünkü o anda, duvardaki en büyük saatin ibresi geri dönmeye başladı.

Zaman geri akmaz, derdi Şakir. Ama ibre inatla geriye yürüyordu.

Kadın, “Babam da saatçiydi,” dedi. “O da sizin gibi zamanın içinden düştüğünü söylerdi. Bir gün dükkânı kapattı ve kayboldu.”

Şakir’in zihninde bir görüntü kıvılcımlandı: Kapanan bir kepenk, rüzgârın savurduğu sarı yapraklar ve bir adamın sırtı. O sırt tanıdıktı. Omuzları, aynadaki gibi hafif düşük.

“Babanızın adı neydi?” diye sordu.

Kadın cevap vermedi. Masanın üzerindeki boş saate dokundu. “Bu saat,” dedi, “hiç çalışmadı. Çünkü babam, zamanı tamir etmeye kalktı.”

Şakir irkildi. O da yıllardır bunu yapmıyor muydu? Kırık saatleri değil, kırık anları onarmaya çalışmıyor muydu? Bir müşterinin getirdiği durmuş saati açtığında, çoğu zaman çarkları değil, kendi geçmişini kurcaladığını hissetmez miydi?

Kadın cebinden küçük bir ayna çıkardı ve Şakir’e uzattı. “Bakın,” dedi. “Gerçekten kimi tamir ediyorsunuz?”

Şakir aynaya baktı.

Ama gördüğü yüz, kendi yüzü değildi.

Aynada, çocukluğundaki hali vardı. Sekiz yaşında, babasının dükkânında, bir sandalyenin üstüne çıkmış, saate uzanmaya çalışan o çocuk. Babası arkasında duruyor, “Zamana dokunma,” diyordu. “O seni dokur.”

Şakir aynayı düşürdü. Cam kırılmadı; zemin onu yumuşakça yuttu sanki.

“Bu mümkün değil,” dedi. “Benim babam…”

Cümlesi yine yarım kaldı. Çünkü hatırlayamadı. Babasının yüzü yoktu zihninde. Sanki biri, geçmişinin o kısmını bir makasla kesmişti.

Kadın saate bir kez daha dokundu. Bu kez, dükkândaki tüm saatler aynı anda çalmaya başladı. Farklı zamanları gösteren ibreler, tek bir anı işaret etti: 17:17.

Şakir’in kalbi de o ritme uydu.

Kadın fısıldadı: “Babamın adı Şakir’di.”

Dükkânın duvarları şeffaflaştı. Saatler eridi, tik taklar suya karıştı. Şakir birdenbire kendini boş bir odada buldu. Ne dükkân vardı, ne manken, ne kadın.

Sadece bir masa ve üzerinde boş bir cep saati.

Kapı aralandı. İçeri küçük bir kız girdi. Elinde aynı saat vardı.

“Bu saat hiç çalışmadı,” dedi.

Şakir, kendi sesini dışarıdan duyar gibi oldu: “Bu saat çalışıyor.”

O anda anladı.

O, yıllar önce kaybolan saatçiydi. Zamanı tamir etmeye kalkmış, kendi anılarının içine sıkışmıştı. Dükkân, bir hafıza kıvrımıydı. Manken, kimliğinin askıya alınmış hali. Kadın ise kızıydı; onu hatırlamayan babasını hatırlatmaya gelen.

Ama daha derini vardı.

Masadaki saate baktı. İçini açtı. Mekanizma yoktu. Yine de tik tak duyuluyordu.

Bu sesin dışarıdan gelmediğini fark etti.

Tik tak, kendi kalbiydi.

Ve o an, zamanın bir çizgi değil, bir yankı olduğunu anladı. İnsan geçmişe dönmez; geçmiş, insanın içinde dönüp durur.

Küçük kız ona baktı. “Beni hatırladın mı?” dedi.

Şakir cevap vermek istedi. Ama adı diline dolandı.

Çünkü artık emindi: Şakir bir isim değildi.

Bir döngüydü.

Her baba, zamanı tamir etmeye kalktığında Şakir oluyordu. Her çocuk, durmuş bir saatle bir dükkâna girdiğinde hikâye baştan yazılıyordu.

Kız saate son kez dokundu.

Tik tak sustu.

Ve o an, ilk defa zaman gerçekten durdu.

Çünkü Şakir, kendini tamir etmekten vazgeçti. Saati kapattı. Kıza baktı ve adını söyledi.

“Ben babanım.”

Saat o anda çalışmaya başladı.
 
Konu sahibi
İyiliğin Anatomisi Üzerine Bir Otopsi


Gece, şehrin üzerine ağır bir kefen gibi çökmüştü. Sokak lambaları, sarı ve yorgun ışıklarıyla kaldırımların üzerine solgun lekeler düşürüyor; rüzgâr, terk edilmiş bir vicdan gibi aralık kapılardan içeri sızıyordu. Hastanenin bodrum katında, mermer masanın üzerinde yatan şey bir cesetti — fakat ne bir insanın, ne de bir hayvanın.

O gece otopsi masasına yatırılan, iyiliğin kendisiydi.

Başhekim Dr. Nâzım, titrek parmaklarını çelik neştere götürmeden önce uzun süre cesede baktı. İyilik, söylentilere göre, insanlığın kalbinde doğmuş; savaşların, açlığın ve ihanetin içinden geçerek zayıflamış; nihayetinde, kimsenin tam olarak fark etmediği bir anda can vermişti. Ölüm raporunda sebep hanesi boş bırakılmıştı.

“Sebepsiz hiçbir şey ölmez,” diye mırıldandı Nâzım. “Hele iyilik hiç.”

Oda, keskin formaldehit kokusuyla doluydu. Duvar saatinin tik takları, zamanın sabırsız nabzı gibi yankılanıyordu. Nâzım neşteri eline aldı ve iyiliğin göğsünde hayali bir kesi açtı.

İlk katman şaşırtıcı derecede inceydi.

“Demek bu kadar yüzeyseldi,” dedi kendi kendine. “İnsanlar onu ne çok büyütmüştü.”

Derinin altından çıkan şey et değildi; beklentiyle örülmüş ince bir ağdı. İyilik, başkalarının gözlerinde parlamayı seven bir cevher gibi, takdirle beslenmişti. Ağın lifleri arasında “teşekkür ederim”ler, minnet dolu bakışlar ve alkışlar dolaşıyordu.

Nâzım kaşlarını çattı.

“Bu bir semptom,” diye not aldı. “Saf iyilik takdir aramaz.”

Biraz daha derine indi.

İkinci katmanda korku vardı. İncecik, saydam bir zar gibi iyiliğin kalbini sarmıştı. İnsanlar kötülük yapmaktan korktukları için iyi olmuş, dışlanmaktan çekindikleri için yardım etmiş, cehennem ihtimalinden ürktükleri için merhamet göstermişti. Bu korku, iyiliğin damarlarında dolaşan gizli bir zehir gibiydi.

“Demek ki,” dedi Nâzım, “iyiliğin bir kısmı cesaret değil, kaçışmış.”

Oysa o, daha derinde başka bir şey arıyordu. Takdirden arınmış, korkudan temizlenmiş, yalın bir öz. İyiliğin özü.

Neşter, metaforik göğüs kafesini araladığında bir boşlukla karşılaştı.

Kalp yoktu.

Yerinde yankılanan bir sessizlik vardı.

O an, Nâzım’ın zihninde bir şüphe serpildi: Belki de iyilik hiçbir zaman kalpten ibaret olmamıştı. Belki o, bir organ değil; bir yönelim, bir ihtimaldi. Belki de yanlış bir yerde arıyordu.

Masadan hafif bir fısıltı yükseldi.

“Beni keserek bulamazsın.”

Nâzım dondu. Bu ses, odanın içinden değil; sanki kendi içinden gelmişti. İyiliğin cesedi kıpırdamamıştı, fakat kelimeler zihninin kıyılarında dalgalanıyordu.

“Sen kimsin?” diye fısıldadı.

“Beni teşhis etmeye çalışan aklın içindeki soru.”

Nâzım, bir an için bunun yorgunluğun getirdiği bir halüsinasyon olduğunu düşündü. Fakat ses berraktı.

“İyiliği bir organ gibi inceliyorsun,” dedi ses. “Oysa ben bir kararım.”

“Kararlar ölür,” dedi Nâzım inatla. “İnsanlık seni terk etti.”

“Hayır,” dedi ses. “İnsanlık beni alışkanlığa dönüştürdü. Alışkanlıklar ölmez; anlamlarını kaybeder.”

Nâzım neşteri masaya bıraktı. O ana kadar yaptığı kesilerin hiçbirinden kan akmamıştı. Çünkü iyilik, kanlı bir varlık değildi; kanlı ellerde taşınan bir niyetti.

Otopsi raporuna yeni bir başlık attı:

“Niyet İncelemesi.”

Bir insan, bir başkasına yardım ettiğinde ne olur? Eğer yardım, karşılık beklentisiyle yapılmışsa; eğer vicdanı susturmak için verilmiş bir sadakaysa; eğer toplumsal imajı cilalamak için uzatılmış bir el ise — bu hâlâ iyilik midir?

Nâzım, geçmişini düşündü. Fakülte yıllarında bir evsizin cebine bıraktığı parayı hatırladı. O an kendini yüce hissetmişti. Ama asıl haz, evsizin gözlerindeki minnetten doğmuştu. Minnet olmasaydı, o an bu kadar parlak olur muydu?

“Belki de,” diye geçirdi içinden, “iyilik sandığımız şey, kendimizi affetme arzumuzdur.”

Oda ağırlaştı.

İyiliğin cesedi, masanın üzerinde bir kavram gibi yatıyordu; elle tutulamaz, fakat varlığı inkâr edilemez. Nâzım üçüncü ve en derin katmana inmeye karar verdi.

Bu kez neşter yerine gözlerini kullandı.

İnsanların kötülük yapma kapasitesini düşündü. Tarih, kanla yazılmış bir kitaptı. Fakat aynı tarih, fedakârlıklarla, kendini başkası için feda edenlerle de doluydu. Bir anne, çocuğu için uykusuz kalır. Bir yabancı, hiç tanımadığı biri için canını riske atar. Bir doktor, salgının ortasında evine dönmez.

Bunlar korkudan mı doğmuştu? Takdir arzusundan mı? Yoksa başka bir şeyden mi?

Bir ihtimal parladı zihninde:

Belki de iyilik, insanın kendini aşma anıdır.

Kendi çıkarının sınırını aştığı, benliğinin kabuğunu çatlatıp başkasına doğru genişlediği an.

Eğer bu doğruysa, iyilik bir varlık değil; bir harekettir. Sabit bir öz değil; bir yönelim. Ve hareketler ölmez — sadece durur.

“Sen ölmedin,” dedi Nâzım masaya doğru eğilerek. “Seni hareketsiz bıraktılar.”

İyiliğin cesedi bir an için hafifledi sanki. Oda biraz ısındı.

Nâzım son notunu yazdı:

“Ölüm sebebi: İhmal.”

İnsanlar iyiliği kutsallaştırmış, fakat yaşatmamıştı. Onu soyut bir idealleştirmeye dönüştürmüş, gündelik tercihlerinin içine yerleştirmemişti. Büyük sözlerde anmış, küçük anlarda unutmuştu.

Otopsi tamamlandığında sabahın ilk ışıkları bodrum penceresinden sızıyordu. Nâzım, raporu kapattı. Masadaki ceset artık görünmüyordu. Çünkü orada aslında hiçbir zaman bir beden olmamıştı.

Kapıya yönelirken bir soru takıldı aklına:

Eğer iyilik bir karar ise, her an yeniden seçilebilir mi?

Asansöre bindi. Üst kata çıktığında hastane koridoru uyanıyordu. Bir hemşire, gece nöbetinden çıkan temizlik görevlisine gülümsedi. Genç bir stajyer, yaşlı bir hastanın elini nazikçe tuttu. Küçük, gösterişsiz, kayda geçmeyen anlar…

Nâzım durdu.

Belki de iyilik hiçbir zaman büyük nutuklarda yaşamamıştı. O, kimsenin görmediği anlarda, kimsenin alkışlamadığı fedakârlıklarda soluk alıyordu. Otopsi masasına yatırılan şey, iyiliğin kendisi değil; onun abartılmış imgesiydi.

Gerçek iyilik, neşterin altına yatmazdı.

Çünkü o, her an yeniden doğan bir ihtimaldi — insanın kendi dar benliğini aşmaya cesaret ettiği her yerde filizlenen görünmez bir tomurcuk.

Nâzım raporu yırttı.

Yeni bir sayfa açtı ve tek cümle yazdı:

“İyilik ölmedi; sadece hatırlanmaya muhtaç.”

O sabah, hastanenin kapısından dışarı adım attığında, şehir artık bir kefen gibi görünmüyordu. Işık, binaların arasından süzülüyor; rüzgâr, suçlu değil, umutlu esiyordu.

Nihayetinde iyilik otopsisi tamamlanmış, fakat hükmü bozulmuş bir kavram olarak insanlığın içinde, yeniden seçilmeyi bekliyordu.
 
Geri
Üst Alt