Bir mutluluğun değeri, kaç gram altınla ölçülebilir mi?
Bir ömür boyu süreceği varsayılan bir birliktelik, birkaç dakikalık takı merasimine sığdırılabilir mi?
Bugün düğün ve nikah adı altında yapılan organizasyonlara baktığımızda, ne yazık ki karşımıza çıkan manzara bir sevgi şöleninden çok, sessiz bir güç gösterisi, örtük bir ekonomik rekabet ve acımasız bir toplumsal muhasebe oluyor. Altın varaklı tahtlar, gösterişli kemerler, abartılı sahneler… Neredeyse evlenen çift değil, takılar başrolde. İnsan ister istemez soruyor: Biz neyi kutluyoruz?
Takı adeti, niyet olarak destek ve iyi dilekten doğmuş olabilir. Ancak bugün geldiği noktada bu anlamını çoktan yitirmiş, yerini gösterişe, kıyasa ve hatta gizli bir tahakküme bırakmıştır. “Kim ne taktı?”, “Şu kişi bunu yapmıştı”, “Buna bu mu yakışır?” gibi cümleler, daha nikahın mürekkebi kurumadan fısıltı gazetelerinde dolaşıma girer. Ederi düşük bir hediye, insanın kalbini değil, itibarını ölçen bir terazide tartılır. Takı, bir armağan olmaktan çıkar; sosyal puana dönüşür.
Daha da kötüsü, bu yoz anlayış yalnızca misafirleri değil, evlenen çifti de baskı altına alır. Sade bir nikah yapmak isteyenler “ayıp olur”, “el âlem ne der” duvarına çarpar. Gösterişten kaçınmak, neredeyse cimrilikle eş tutulur. Oysa sadelik, çoğu zaman en derin zarafetin adıdır. Fakat biz, sadeliği fakirlik; gösterişi değer sanan bir algının içine sıkışmış durumdayız.
Paraya ve maddeye bu denli anlam yüklemek, aslında insan ilişkilerini de metalaştırmak demektir. Sevgi, dayanışma ve iyi niyet; gramla, ayarla, fiyat etiketiyle ölçülmeye başlandığında, ortada ne sevgi kalır ne samimiyet. Geriye yalnızca borçlar, beklentiler ve hayal kırıklıkları kalır. Bugün nice çift, düğün sonrası mutluluk yerine “takılanlar yetti mi?”, “masraf çıktı mı?” hesaplarıyla baş başa kalıyor. Bu mu olması gereken?
Hediyenin makbulü, gösterişten uzak olanıdır. Hatta çoğu zaman en kıymetli armağan, hiçbir maddi karşılığı olmayan bir içtenliktir. Bir tebrik, bir iyi dilek, bir samimi sarılma… Bunlar, ne kasada saklanır ne de yıllar sonra bozdurulur; ama insanın hafızasında ve kalbinde yer eder.
Bu yüzden evet, düğün ve nikahlarda takı adeti kaldırılmalıdır. Kesin ve net. Bu tür organizasyonlar, sade bir seremoniyle; insanların birbirine borç değil, iyi dilek yüklediği anlar olarak yeniden tanımlanmalıdır. Ne kimse kimseyle mukayese edilmeli, ne de maddi gücü üzerinden değer görmelidir. Evlilik, bir vitrin değil; iki insanın ortak yürüyüşüdür.
Belki de asıl soruyu en sona saklamak gerekir:
Takısız bir düğünde eksilen ne olur, ama takılı bir düğünde yitirilen samimiyetin telafisi mümkün müdür?
Bir ömür boyu süreceği varsayılan bir birliktelik, birkaç dakikalık takı merasimine sığdırılabilir mi?
Bugün düğün ve nikah adı altında yapılan organizasyonlara baktığımızda, ne yazık ki karşımıza çıkan manzara bir sevgi şöleninden çok, sessiz bir güç gösterisi, örtük bir ekonomik rekabet ve acımasız bir toplumsal muhasebe oluyor. Altın varaklı tahtlar, gösterişli kemerler, abartılı sahneler… Neredeyse evlenen çift değil, takılar başrolde. İnsan ister istemez soruyor: Biz neyi kutluyoruz?
Takı adeti, niyet olarak destek ve iyi dilekten doğmuş olabilir. Ancak bugün geldiği noktada bu anlamını çoktan yitirmiş, yerini gösterişe, kıyasa ve hatta gizli bir tahakküme bırakmıştır. “Kim ne taktı?”, “Şu kişi bunu yapmıştı”, “Buna bu mu yakışır?” gibi cümleler, daha nikahın mürekkebi kurumadan fısıltı gazetelerinde dolaşıma girer. Ederi düşük bir hediye, insanın kalbini değil, itibarını ölçen bir terazide tartılır. Takı, bir armağan olmaktan çıkar; sosyal puana dönüşür.
Daha da kötüsü, bu yoz anlayış yalnızca misafirleri değil, evlenen çifti de baskı altına alır. Sade bir nikah yapmak isteyenler “ayıp olur”, “el âlem ne der” duvarına çarpar. Gösterişten kaçınmak, neredeyse cimrilikle eş tutulur. Oysa sadelik, çoğu zaman en derin zarafetin adıdır. Fakat biz, sadeliği fakirlik; gösterişi değer sanan bir algının içine sıkışmış durumdayız.
Paraya ve maddeye bu denli anlam yüklemek, aslında insan ilişkilerini de metalaştırmak demektir. Sevgi, dayanışma ve iyi niyet; gramla, ayarla, fiyat etiketiyle ölçülmeye başlandığında, ortada ne sevgi kalır ne samimiyet. Geriye yalnızca borçlar, beklentiler ve hayal kırıklıkları kalır. Bugün nice çift, düğün sonrası mutluluk yerine “takılanlar yetti mi?”, “masraf çıktı mı?” hesaplarıyla baş başa kalıyor. Bu mu olması gereken?
Hediyenin makbulü, gösterişten uzak olanıdır. Hatta çoğu zaman en kıymetli armağan, hiçbir maddi karşılığı olmayan bir içtenliktir. Bir tebrik, bir iyi dilek, bir samimi sarılma… Bunlar, ne kasada saklanır ne de yıllar sonra bozdurulur; ama insanın hafızasında ve kalbinde yer eder.
Bu yüzden evet, düğün ve nikahlarda takı adeti kaldırılmalıdır. Kesin ve net. Bu tür organizasyonlar, sade bir seremoniyle; insanların birbirine borç değil, iyi dilek yüklediği anlar olarak yeniden tanımlanmalıdır. Ne kimse kimseyle mukayese edilmeli, ne de maddi gücü üzerinden değer görmelidir. Evlilik, bir vitrin değil; iki insanın ortak yürüyüşüdür.
Belki de asıl soruyu en sona saklamak gerekir:
Takısız bir düğünde eksilen ne olur, ama takılı bir düğünde yitirilen samimiyetin telafisi mümkün müdür?
