İstanbul’dan Muğla’ya taşınırken hepimizin cebinde aynı kartpostal vardı. Üzerinde begonviller, beyaz badanalı evler, turkuaz bir deniz ve fonda hafif bir Ege meltemi… Trafik yoktu o kartpostalda. Aidat yoktu. Sabah 08.30 toplantısı hiç yoktu. Hayat, sanki bir zeytin ağacının gölgesinde ağır çekimde yaşanıyordu.
Biz de inandık.
“Yeter artık,” dedik. “Betonun gölgesinde yaşamak istemiyoruz.” Excel tablolarını kapatıp Ege güneşine açıldık. İstanbul’un gri sabahlarını, vapur kalabalığını, bitmeyen kornaları ardımızda bıraktık. Çünkü Muğla’da hayat daha insani olacaktı. En azından Instagram öyle söylüyordu.
İlk ay gerçekten bir rüyaydı. Sabah kuş sesleriyle uyanmak… Denize karşı kahve içmek… Markete yürüyerek gitmek… İnsanların acele etmemesi… Sanki hayatın “hız” ayarı 1’e düşürülmüştü. İstanbul’da sürekli koşarken burada yürümek bile bir lükstü.
Sonra yaz geldi.
O sakin kasaba bir anda Bodrum tabelası takmış bir metropole dönüştü. Sokaklar kalabalık, sahiller dolu, market rafları boş. Dün selam verdiğin komşu, Airbnb’ye dönüşmüş bir valiz oldu. Denize karşı kahve içtiğin masa, artık rezervasyonla çalışıyordu. Sessizlik dediğin şey, sezonluk bir kampanyaymış meğer.
Kış geldiğinde ise başka bir gerçekle tanıştık.
Instagram filtresi kapandı. Renkler soldu. Rüzgâr sert esti. İstanbul’daki kalabalık yerini ıssızlığa bıraktı. Sakinlik, bazen huzur değil; yankı yapmayan bir boşluktu. Akşam 8’den sonra açık yer bulamamak romantik değilmiş aslında, fark ettik. “Butik hayat” dedikleri şey, biraz da seçenek azlığıymış.
İş konusu ayrı bir masal.
“Uzaktan çalışırım, ne olacak?” diyorduk. İnternet hızının Ege meltemiyle yarıştığı günler oldu. Freelance işler mevsimlik gibi geldi geçti. İstanbul’un o sevmediğimiz koşturmacasının aslında bir ekonomik güvenlik ağı olduğunu, Muğla’da daha net gördük. Büyük şehir yorar ama besler. Küçük şehir dinlendirir ama bazen cebini de dinlendirir.
Bir de sosyal tarafı var.
İstanbul’da kalabalık içinde yalnızdık; Muğla’da bazen gerçekten yalnız. Yeni gelenler kendi kabuğunda, yerliler mesafeli. “Herkes çok samimi olur” sanıyorduk. Oysa küçük yerde herkes herkesi tanıyor; ama o “herkes”in içine girmek zaman alıyor. İstanbul anonimdir; Muğla hafızalı.
Peki pişman olan var mı?
Var.
Ama pişmanlık burada tek renk değil. İstanbul’daki stresle Muğla’daki yavaşlık arasında sıkışan bir duygu. Bir yandan “İyi ki geldim” diyorsun; sabah denizi görünce. Öte yandan “Acaba erken mi geldim?” diye soruyorsun; kira artışlarını görünce.
Muğla bir masal değil. İstanbul da bir ceza değil. Asıl mesele, hayali coğrafyayla gerçeğin coğrafyasını karıştırmak galiba. Biz Muğla’ya değil, zihnimizdeki Ege’ye taşındık. Begonvilli bir huzur paketine. Oysa her kasabanın da elektriği kesilir, her sahilin de sezonu vardır, her zeytin ağacının da budanma zamanı gelir.
Şimdi dönüp bakınca şunu anlıyorum: Muğla bir kaçış değil; bir değişim. Kaçmak isteyen için hayal kırıklığı. Değişmeye hazır olan için yeni bir denge.
İstanbul’dan Muğla’ya göçtüm. Pişman mıyım?
Bazen.
Ama İstanbul’da kalsaydım da bazen pişman olacaktım.
Belki de mesele şehir değil; beklenti.
Siz ne düşünüyorsunuz? Gerçekten huzuru bulan var mı, yoksa hepimiz biraz kartpostalın peşinden mi geldik?
Biz de inandık.
“Yeter artık,” dedik. “Betonun gölgesinde yaşamak istemiyoruz.” Excel tablolarını kapatıp Ege güneşine açıldık. İstanbul’un gri sabahlarını, vapur kalabalığını, bitmeyen kornaları ardımızda bıraktık. Çünkü Muğla’da hayat daha insani olacaktı. En azından Instagram öyle söylüyordu.
İlk ay gerçekten bir rüyaydı. Sabah kuş sesleriyle uyanmak… Denize karşı kahve içmek… Markete yürüyerek gitmek… İnsanların acele etmemesi… Sanki hayatın “hız” ayarı 1’e düşürülmüştü. İstanbul’da sürekli koşarken burada yürümek bile bir lükstü.
Sonra yaz geldi.
O sakin kasaba bir anda Bodrum tabelası takmış bir metropole dönüştü. Sokaklar kalabalık, sahiller dolu, market rafları boş. Dün selam verdiğin komşu, Airbnb’ye dönüşmüş bir valiz oldu. Denize karşı kahve içtiğin masa, artık rezervasyonla çalışıyordu. Sessizlik dediğin şey, sezonluk bir kampanyaymış meğer.
Kış geldiğinde ise başka bir gerçekle tanıştık.
Instagram filtresi kapandı. Renkler soldu. Rüzgâr sert esti. İstanbul’daki kalabalık yerini ıssızlığa bıraktı. Sakinlik, bazen huzur değil; yankı yapmayan bir boşluktu. Akşam 8’den sonra açık yer bulamamak romantik değilmiş aslında, fark ettik. “Butik hayat” dedikleri şey, biraz da seçenek azlığıymış.
İş konusu ayrı bir masal.
“Uzaktan çalışırım, ne olacak?” diyorduk. İnternet hızının Ege meltemiyle yarıştığı günler oldu. Freelance işler mevsimlik gibi geldi geçti. İstanbul’un o sevmediğimiz koşturmacasının aslında bir ekonomik güvenlik ağı olduğunu, Muğla’da daha net gördük. Büyük şehir yorar ama besler. Küçük şehir dinlendirir ama bazen cebini de dinlendirir.
Bir de sosyal tarafı var.
İstanbul’da kalabalık içinde yalnızdık; Muğla’da bazen gerçekten yalnız. Yeni gelenler kendi kabuğunda, yerliler mesafeli. “Herkes çok samimi olur” sanıyorduk. Oysa küçük yerde herkes herkesi tanıyor; ama o “herkes”in içine girmek zaman alıyor. İstanbul anonimdir; Muğla hafızalı.
Peki pişman olan var mı?
Var.
Ama pişmanlık burada tek renk değil. İstanbul’daki stresle Muğla’daki yavaşlık arasında sıkışan bir duygu. Bir yandan “İyi ki geldim” diyorsun; sabah denizi görünce. Öte yandan “Acaba erken mi geldim?” diye soruyorsun; kira artışlarını görünce.
Muğla bir masal değil. İstanbul da bir ceza değil. Asıl mesele, hayali coğrafyayla gerçeğin coğrafyasını karıştırmak galiba. Biz Muğla’ya değil, zihnimizdeki Ege’ye taşındık. Begonvilli bir huzur paketine. Oysa her kasabanın da elektriği kesilir, her sahilin de sezonu vardır, her zeytin ağacının da budanma zamanı gelir.
Şimdi dönüp bakınca şunu anlıyorum: Muğla bir kaçış değil; bir değişim. Kaçmak isteyen için hayal kırıklığı. Değişmeye hazır olan için yeni bir denge.
İstanbul’dan Muğla’ya göçtüm. Pişman mıyım?
Bazen.
Ama İstanbul’da kalsaydım da bazen pişman olacaktım.
Belki de mesele şehir değil; beklenti.
Siz ne düşünüyorsunuz? Gerçekten huzuru bulan var mı, yoksa hepimiz biraz kartpostalın peşinden mi geldik?